22 Haziran 2015 Pazartesi

BABALAR VE OĞULLAR


Oğulların öyküsü babaların öyküsünün tam kalbinden geçer. Babalarımız hayatta kim olduğumuzu, nasıl durduğumuzu, nereye ve nasıl baktığımızı tayin ederler. Statükocu babaların oğulları devrimci olabilir, büyük inanmışlardan inançsız evlatlar zuhur edebilir. Erkek çocukları için hayat, baba ve annenin çocukluğa attıkları ilmiklerin çözüldüğü bir serüvendir. Sözgelimi baba, oğlunun ruhunda öyle kocaman bir yara açmış, onu varlığıyla o kadar sindirmiştir ki oğul bir türlü büyüyemez, yetişkinliğe adım atamaz, ebedi bir ergen olarak kalır. Etrafından hep bir baba azarı yiyebileceği korkusuyla hayatı kıyısından köşesinden yaşar, içinde babayla yaşanmış ve mağlubiyetle bitmiş bir savaşın ukdesi dolaşır, bu ukde ruhun kıyılarını döven depresyon dalgalarıyla varlığını hatırlatır. Baba kimileyin o kadar kuvvetli bir gölge düşürür ki oğlunun hayatına, ayrımlaşmayı ve bağımsızlaşmayı başaramayan oğul; babanın bir uzvu, bir uzantısı olarak, bir gölge olarak yaşamaya devam eder.
Bazen de baba yoktur. Ya fiziksel olarak orada değildir ya da fiziksel olarak orada olsa bile, ruhsal olarak yoktur. Oğul, bir baba açlığı içinde, dış dünyadan babaya ait bütün simgeleri ruhuna emer. Babasız büyümek, çocukların iç dünyalarına bitmek bilmeyen bir gurbet acısı olarak tercüme edilir. Babadan gurbet, bir oğul için gurbetlerin en yakıcısı, en iç paralayıcısıdır. Soğuk ve mesafeli babalar, çocuk ruhunun biricik gıdası olan şefkat ve sevgiyi oğullarından esirger ve onları hayat boyu telafi etmekte zorlanacakları bir açlığa mahkûm ederler. Güçlü babaların ihmale uğramış oğulları, geçmişin yaralarını iyileştirmek için babalarının tam aksi politik duruşlar, inanışlar ve yaşayışlara yelken açar; farklı olmayı başarmak ve savaşa devam etmek suretiyle, erkeklik ülkesine girmek isterler.
Oğulların davası erkek olabilmektir. Erkeklerin arasına kabul edilebilmek, yetişkin bir erkek olarak ayakta durabileceklerini, babalarına ve hemcinslerine göstermek. Endüstri toplumuyla birlikte geleneksel ritüeller kayıplara karışmış, erkekliğe adım atışın yegâne simgesi baba evinden ayrılmak olmuştur. Bugün Batı toplumlarında pek çok genç, yetişkinliğe adım atmanın olmazsa olmaz koşulu olarak görülen bu modern ritüelle, anne baba sevgisini doyasıya yaşayamadan, anne babalarıyla ilişkilerini tam olarak çözümleyemeden erken bir biçimde hayata atılmakta, bu durum da ruhsal anlamda ‘bitmemiş bir iş’ bırakmaktadır. Türkiye’ye baktığımızda ise tam tersine, anne ve babanın sunduğu güvenlik duygusundan vazgeçmeye yanaşmayan, hayatın sorumluluklarını hep erteleyen, ebedî ergenlerin yaygın olduğunu görüyoruz. Zalim bir dünyada, oğulların erkekliğe kabulü de acımasız şartlara bağlıdır: İncinmeksizin incitebildiklerinde, üzüntü ve kayıp hissetmeksizin ayrılabildiklerinde erkek kabul edilirler.
Çocuklarının gelişim evrelerinde ‘orada olan’ babalar, onlara ne büyük bir iyilik yapıyorlar! Babaları kendileriyle ilgilenen çocuklar duygularını daha iyi düzenliyor, daha yüksek toplumsal ve eğitimsel başarı gösteriyorlar. Babalar çocukları, hayal kırıklıklarına tahammül ve işleri kendi başlarına çözme konusunda daha fazla cesaretlendiriyor. Baba sevgisini doyasıya tadan çocuklar duygusal açıdan daha istikrarlı, daha az öfkeli, kendilerine güvenen ve dünyaya daha olumlu bakan bireyler oluyor. Öte yandan, ‘yok baba’ların çocuklarında daha fazla madde kötüye kullanımı, depresyon, intihar ve daha düşük okul başarısı görülüyor.
Günümüzün dünyasında babalık da değişiyor. Erkeklikle özdeşleştirilen kimi temel nitelikler ağır bir biçimde eleştiriliyor. Güç ve savaşkanlığın pek çok rahatsızlığın kökeninde yattığı ve erkekliğin bu ‘arkaik’ görünümlerinden uzaklaşılması gerektiği dile getiriliyor. Bu görüş bize eşduyum, bağlılık, duyguları hissedebilme gibi dişil hasletlerin artık erkek kişiliğine de katılması gerektiğini anlatıyor. Günümüz toplumunda hiyerarşiler de alt üst oluyor, geçmiş zamanlarda insanlar kendilerini hiyerarşinin bir basamağında hissetmekle emniyet bulurken günümüzde iktidar yapılarının daha akışkan ve değişebilir, daha uzlaşmaya açık olduğu görülüyor. Bugünün anne babalarının kafası her zamankinden karışık. Çocuklarına ne demeleri gerektiğini, nasıl davranmalarının doğru olduğunu bilmeyen bir anne baba kuşağı ile karşı karşıyayız.
Freud’un ‘fallosentrik’ psikolojisi, kadını erkek olma özlemi içinde bir varlık olarak tanımlıyordu. Freud’a kalırsa kadınlar erkeklik uzvuna sahip olmadıkları için haset duyuyorlar. Yakın zamanların ‘duyarlı erkek’ hareketi de, erkekleri kadın olma özlemi içinde tanımlıyor. Bu görüş, erkeklerin de kadınlar gibi daha empatik, daha bağlı, daha şefkatli ve anlayışlı olmaları gerektiğini söylüyor. Ancak tam da bu sırada beyazperdede Terminatör veya Rambo gibi hiper erkekler görmeye başlıyoruz. Geleneksel erkek kimliğinin üzerinde dolaşan kara bulutlar, erkeğin iade-i itibar talebiyle dağılmaya yüz tutuyor. Kimi erkekler farklılık ve fiziksel üstünlüklerinin kabullenilmesini istiyor. Erkeğin serencamı, babanın kafa karışıklığına dönüşüyor. Otoriter mi olsun, arada bir gürlesin ve iktidarını mı göstersin, yoksa her sorunu konuşarak ve uzlaşıyla mı çözsün? Geleneksel rollere mi bağlı kalsın, yoksa babalığın modern hallerine mi seğirtsin?
Baba-oğul cephesinde yeni bir şey var. İkisinin de kafası çok karışık.

-Alıntıdır-Kemal Sayar

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

SOSYAL MEDYA