22 Haziran 2015 Pazartesi

BABAM EVDE YOK

Onların hikayesi de yazılmalı. Babasına büyük bir aşkla sevdalanıp onun ölümüyle kolu kanadı kırılan kadınların hikâyesi...
Babadan bahsedildiği her seferinde bir damla gözyaşı, bir ses titreyişi, elini ayağını nereye koyacağını bilemeyiş, babası artık evde olmayan kadınların yersiz yurtsuzluğunu ele verir.
Kız çocuklarının ülkesi, nedense hep, babalarının sevgi dolu varlığıdır. O varlık yittiğinde, içeride bir istinad duvarı çöker, varlıkları ancak babalarının varlığıyla tamamlanmış olan kızlar hain dünyaya karşı savunmasız ve ürkek kalıverirler. Otuzlu kırklı yaşlarını süren kadınlar, anne olmuş ve çocuk yetiştirmiş kadınlar, meslek piramidinde yukarıya tırmanmış kadınlar, bir bakarsınız, babanın ölümüyle çocukluğun atlas elbiselerini yeniden kuşanmışlar.
Varlık güvenlik ister. İnsan bu dünyada hep güvenlik arar. Ama ölüm güvenlik hissimizi kesintiye uğratır. Kızlar sonsuza dek babalarının sunduğu serinlikte kalamazlar. Babanın ölümüyle ürkek bir kuş içlerine girip çöreklenir. Artık bu dünyada imdat isteyebilecekleri kimse kalmamış, hâmileri toprağa karışmış, zalim dünyada tek başına ayakta durmak zarureti doğmuştur.
Babalarımızı toprağa verdiğimizde, hemen hepimiz, sıranın artık bize geldiğini farkederiz. Artık o nesil sırasını savmıştır ve sıra onlardan sonra gelenlerdedir.
Anne babalarımızın varlığı bize hep bir yaşama direnci verir; bir çocuklaşma temayülü, olmadık zamanlarda şımarabilme imtiyazı... Az şey değildir bu. İnsan ruhunu ezen modern çalışma düzenine, giderek maddîleşen ve insanî özünü kaybeden hayata, dışarıdaki dünyada süren onca zalimliğe karşı kendimizi koruyabileceğimiz bir sığınaktır.
Çocukluğun o eşsiz güneşinin altına koşmak, başımız her sıkıştığında bize iyi gelir. Ama baba-kız ilişkisinde bunun ötesinde birşey var. Kız çocuğu için baba hayatındaki ilk erkektir. Babanın olumlu, sıcak ve sevecen kişiliği kız çocuğunun da ileriki hayatında diğer erkeklerle daha sağlıklı ilişkiler kurmasına zemin hazırlayacaktır.
Yazgının bir oyunu mu demeli bilmiyorum, kimimiz hayatlarımızın ilerleyen evrelerinde anne babalarımızdan miras aldığımız bir nevrozla uğraşırız. Bazen o nevrozu kendi hayatlarımıza kopyalar, bazen de onu gidermek için başka nevrozlar icat ederiz.
Kimi kız çocukları babalarının ruhlarında açtığı yaraları bir ömür boyu saklarlar. Kimi kız çocukları da o kadar güçlü bir baba imgesi geliştirirler ki, hayatta karşılarına çıkan tüm erkekler bu ‘başpehlivan baba’nın bir elensesiyle yere yıkılır. O yüzden, kimi kocalar baştan şanssızdır; altedemeyecekleri bir rakiple aynı ringe itilen bu adamlar, epey hırpalandıktan sonra ringi terkederler. Babaların gölgesi, şu veya bu şekilde, kızların hayatına vurur.
Ama benim derdim, babadan bahsettikleri her seferinde gözleri buğulanan o kadınlarla.
Onlar doyurucu bir baba-kız ilişkisini bütün saadetiyle tatmış olmalılar. Her birinin babası, ona farklı olduğunu ve farklı sevildiğini hissettirmiş. Bu dünyada biricikliğin saltanatını ona doya doya tattırmış. Bir çocuk için bundan daha büyük bir imtiyaz olabilir mi?
Bir prenses gibi sevilmiş ve büyütülmüş kızlar, babalarını yitirdikleri zaman, bir daha kimsenin onları bu kadar çok ve bu kadar karşılıksız sevmeyeceğini hisseder gibidirler. O titrek ses, o bir damla gözyaşı geçmiş güzel günlere ağıttır.
Ama özleyebilmek!
Gidenler, kalanlara bundan daha büyük bir hediye bırakabilirler mi?
“Babam evde yok” diye ağlayan kadınlar özlem atına binerek babaların ülkesine giderler. Babaları artık ‘uzak ülke’de olsa da, özleyebilmek büyük saadettir!
Kalbin Direnişi'nden
Kemal Sayar

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

SOSYAL MEDYA